29 Ağustos 2013 Perşembe

30 Ağustos Zafer Bayramınız Kutlu Olsun


Mustafa Kemal Atatürk'ün anılarından seçmeler...
Atatürk ve Mehmetçik...

   Zaferleri ve mazisi insanlık tarihi ile başlayan, zaferle beraber medeniyet nurlarını da taşıyan kahraman Türk Ordusu sadece silah zoruyla değil, sahip olduğu yüce değerlerle çağ açmış , çağ kapamış, üç kıtaya egemen olmuştur. Türk Ulusunun evladı olan Mehmetçik, bu yüce değerlerin temel unsuru olup , ulusal varlığımızın güvencesidir.

ATATÜRK diyor ki; "Dünyanın hiçbir ordusunda yüreği seninkinden daha temiz, daha sağlam bir askere rast gelinmemiştir. Her zaferin en büyük payı senindir."

Mareşal Gazi Mustafa Kemal ATATÜRK’ ün muharebe meydanlarındaki başarılarının sırrı Mehmetçik’le bütünleşmesinde aranmalıdır.



   Büyük Taarruzu başlattığımız 25/26 Ağustos 1922 gecesi... Yunan Ordularının Başkomutanı General Hacı Anesti, İZMİR’de kuş tüyü yastıklarda sabahlarken; Başkomutan Gazi Mustafa Kemal Paşa, KOCATEPE’de Mehmetçik’le omuz omuzadır. Tıpkı Mehmetçik gibi, kaputunu üstüne çekerek, öylece sabahlar.

   Büyük Taarruzdan tam bir yıl önceki SAKARYA Meydan Muharebesinde de, göz yaşartan nice öyküler yaşanmıştır. İşte bunlardan sadece birisini, Garp Cephesi Kurmay Başkanı (Rahmetli Orgeneral) Asım GÜNDÜZ’den aktaralım:

"YENMEYEN TAVUK"

   O gün Duatepe’de düşmanın iniltisini sevinç gözyaşları ile kutluyorduk. Mürettep Kolordumuzun Kurmay Başkanı Hayrullah Bey, bir akşam yemeği hazırlamıştı. Ancak, ortada bir cılız tavuk ile, dört beş dilim siyah ekmekten başka bir şey yoktu.

   Dünden beri ağzımıza en ufak bir lokma girmemişti. Gazi Paşa, İsmet Paşa, Ben, Kazım Bey, sofraya bağdaş kurduk. Hayrullah (Fişek) Bey, Tevfik (Bıyıklıoğlu) Bey, Salih (Bozok) Bey biraz uzaktaydılar.

ATATÜRK, Kolordu Komutanı Kazım Bey’e dönerek:

Erlere yiyecek ne verebildiniz? diye sordu.

Kazım (Özalp) Bey şaşırdı, durakladı, Kurmay Başkanı’na dönerek:

- Hayrullah Bey, erlere ne verebildik? diye sordu.

- Efendim, dün sabah tedarik ettiğimiz buğdayı, kavurmaları için birliklere dağıtmıştık...

- Mustafa Kemal Paşa, biraz durakladıktan sonra ayağa kalktı ve tavuğa el sürmeden çadırına doğru yürüdü... Biz de onu takip ettik. Ne tavuk, ne de bir dilim ekmeğe el sürebilmiştik. O akşam hepimiz yine aç yattık...


BÜYÜK TAARRUZ VE BÜYÜK ZAFERDEN GÖRÜNTÜLER

    Topçularımızın 26 Ağustos sabahı Saat:4.30’da açtığı ateşle Büyük Taarruz başladı. İlk hamlede, Yunan Ordusunun elindeki tahkimli mevziler ele geçirildi ve 27 Ağustos’ta AFYON Kenti işgalden kurtarıldı. Yenik düşman, 27 Ağustos gecesi İZMİR’e doğru çekilmek istedi. Fakat, Fahrettin (Altay) Paşa komutasındaki süvarilerimiz düşmanın gerilerine sarkarak, çekilme yollarını kesmişti. 30 Ağustos günü, beş Yunan Tümeni DUMLUPINAR kuzeyinde çepeçevre kuşatılarak imha edildi. Bu çemberden kaçıp kurtulmayı başaran General Trikupis, 2 Eylül günü, UŞAK civarında yakalandı. Süvarilerimiz düşmanın haberleşme imkanlarını ve demiryolu bağlantısını kesmişti. Bu nedenle, Trikupis Hacı Anesti’nin görevden alınarak kendisinin "Küçük Asya Ordusu" Başkomutanlığına atandığını esir düştüğü birliğin komutanından öğrendi.

   Başkomutan Gazi Mustafa Kemal Paşa, Mareşal rütbesine henüz terfi etmiş bulunan Genelkurmay Başkanı Fevzi (Çakmak) Paşa ve Garp Cephesi Komutanı İsmet Paşa 3 Eylül günü UŞAK’ta iken, esir Yunan Generalleri Trikupis ve Diyenis 1’nci Ordu Komutanı Nurettin Paşa ile 4 ncü Kolordu Komutanı Kemalettin Sami (GÖKÇE) Paşa’nın arasında, Gazi M. Kemal Paşa’nın huzuruna getirildi. ATATÜRK esirlere yer gösterip, kahve ısmarladı ve sonra; "Nasıl oldu, anlatın?" diyerek, düşman tarafında yaşananları sorguladı...

   General Trikupis, Büyük Taarruzun başladığı gece AFYON da bir baloda eğlendiklerini; bir ucu KÜTAHYA’da, diğer ucu AFYON’daki Türk Taarruzunun Yunan mevzilerini süratle ezip geçtiğini; sele kapılmış gibi MURAT Dağı eteklerine sürüklendiklerini ve KIZILTAŞ Deresi yamaçlarında kapana kıstırıldıklarını, bütün çıplaklığı ile anlattı.

Bundan sonrasını bizzat General Trikupis’ten dinleyelim:
"Durumu anlamaya, telgraf hatlarımızı kullanmaya ve İZMİR’deki Başkomutanımızla bağlantı kurmaya dahi vakit bulamadık. (30 Ağustos gününe kadar) Toplarımızı az çok kullanarak, geri çekiliyorduk. Fakat, sırtımızı o yamaca (KIZILTAŞ yamaçlarına) dayadıktan sonra, kıpırdamaya dahi mecalimiz kalmadı... Öğleden sonra, topçumuzu da kullanamaz duruma düştük. Ancak tüfeklerimizi kullanabiliyorduk. Bir an geldi ki, tüfeklerimizi dahi ateşleyemeyecek şekilde, bir darlığa sıkıştırıldık... İşte o zaman, süngüleriniz parıldamaya başladı. Arkamız, önümüz, her yanımız süngü. Artık, sonumuz gelmişti. Atımı bile bulamadım. Ormanların içinde, yaya olarak yollara düştüm."

Esir Yunan Generali, bozgunu böylece anlattıktan sonra, Gazi’ye sorar:

"Peki, siz bu savaşı nereden yönetiyordunuz?

ATATÜRK yanıt verir: "İşte, tam o süngülerin parladığı yerden"

   Trikupis şaşırır, müthiş bir heyecana kapılır ve saygı ile doğrulur; "Savaş böyle kazanılır" der. "Yoksa, yüzlerce kilometre uzaklıktaki bir yattan, harita üzerinde pergelle ölçüp biçerek, savaş yönetilmez"...

ÖZETLEYECEK OLURSAK;

   Büyük İskender, Sezar, Napolyon gibi tarihte ün kazanmış nice liderler ihtişam içerisinde, göz kamaştırarak baş olmuşlardır. Ancak, onların başarıları kalıcı olmamış ve yaşamları hüsranla sonuçlanmıştır. ATATÜRK ise, tıpkı Mehmetçik gibi kibirsiz bir kahramandır. Bir anlamda O’da bir Mehmetçik’tir. O hem Mehmetçik ve hem de Ulusumuzun Ebedi Başkomutanıdır.

***************************************************************
   Afyonkarahisar hatlarının çözülmesi sonunda birkaç Yunanlı tutsak, geceleyin Mustafa Kemal'in çadırına getirilmişti. Bunlardan birisi, Mustafa Kemal'in doğup büyümüş olduğu Selanik'ten gelmişti. Yüz, kendisine yabancı gelmediğinden ve üniformasında da hiçbir bellilik görmediğinden kim olduklarını ve rütbelerini sormaya başlamıştı. 
- Binbaşı mısınız? 
- Hayır. 
- Albay mı? 
- Hayır. 
- Korgeneral mi? 
- Hayır. 
- Peki nesiniz? 
- Ben Mareşal ve Türk Orduları Başkomutanıyım! Şaşkınlıktan ağzı açık kalan Yunanlı kekeledi: 
- Bir başkomutanın savaş hattına bu kadar yakın yerlerde dolaşması işitilmiş değil de!.. 


General SHERRIL
Kaynak: General Sherril - Atatürk Nezdinde Bir Yıl Elçilik, 1935
**************************************************************

   Atatürk, ünlü güreşçi Kurtdereli'ye ödül olarak 1000 liralık bir İş bankası çeki veriyor, ve çeki Mustafa Kemal Atatürk olarak imzalıyor tabii..pehlivan çeki bankaya götürüyor, kendisine 1000 lirayı ödüyorlar muazzam bir para!..ama Kurtdereli hala bekliyor...ne bekliyorsun? diye sorunca çeki beklediğini söylüyor. Parayı aldın, çek bizde kalacak. O zaman Kurtdereli, alın 1000 liranızı çekimi geri verin, onda Atatürk'ün imzası var diyor ve parayı geri verip, sevinçle çeki alıyor.
**********************************
****************************


   17 Kasım 1937 gecesi, Atatürk'ün Elazığ'a gelişi şerefine halkevinde bir toplantı düzenlenmişti. Birden kapı açıldı, Atatürk  binayı sarsan alkışlarla salona girdi. Yanında Başbakan Celal Bayar vardı. Herkes oturduktan sonra Celal Bayar salonun ortasına geldi ve:

"Arkadaşlar,
Düşman vatanın bağrına dayamış hançerini,
Yok imiş kurtaracak bahtı kara maderini..." dedi.

   Vatan evladı Mustafa Kemal ise Celal Bayar'ın okuduğu ve Namık Kemal'e ait olan bu beyite şöyle yanıt verdi:

Düşman vatanın bağrına dayasın hançerini
Bulunur elbet kurtaracak bahtı kara maderini...
******************************************************************************
İngiliz kralı VIII. Edward İstanbul'a Atatük'ü ziyarete geldiği zaman,
Atatürk kendisine bir akşam ziyafeti vermişti. Ziyafetten önce,
-"Bana İngiltere sarayında verilen ziyafetler ne şekilde olur,
onu bilen birisini, yahut bir aşçı bulunuz !...dedi.

Ve nihayet bu sofra merasimini bilen bir zattan öğrenerek sofrayı o
şekilde düzene koydular... Akşam kral sofraya oturunca kendisini kral sarayında zannederek memnun oldu. Atatürk'e dönerek:

- "Sizi tebrik eder ve teşekkür ederim. Kendimi İngiltere'de
zannettim" diyerek memnuniyetini bildirdi. Sofraya hep Türk
garsonlar hizmet etmekte idi. Bunlardan bir tanesi heyecanlanarak,
elindeki büyük bir tabakla birdenbire yere yuvarlandı. Yemekler de
halılara dağıldı.

Misafirler utançlarından kıpkırmızı kesildiler. Fakat Atatürk Kral'a:

- "Bu millete her şeyi öğrettim, fakat uşaklığı öğretemedim!"
dedi. Bütün sofradakiler Atatürk'ün bu sözlerine hayran oldular.
Atatürk garsona da "vazifene devam et" emrini verdi.

*********************************************************************************
Yugoslav Kralı Aleksandr, Balkan Atlantı'nın imzasını takip eden günlerde memleketimize gelmişti. Atatürk'le sohbeti sırasında, şahsına ve Türk Milleti'ne karşı duyduğu yakınlığı ve iyi hisleri ifade için dedi ki:

"-Cihan Harbini takip eden mütareke günlerinde, İtilaf devletleri Yunanistan'dan evvel Türkiye'yi işgali bana teklif etmişlerdi. Fakat hiç tereddüt etmeden bu teklifi reddettim, bunun üzerine Yunanlıları tercihe mecbur kaldılar."

Mustafa kemal muhatabının sözlerini sükunetle dinledi ve birden yerinden kalkıp, muhatabını şaşkınlık içinde bırakarak elini sıktı:

"-Size ve milletinize geçmiş olsun Ekselans..." dedi.

Ve anlatmak istedi ki, Türk topraklarına saldıran kim olursa olsun akibeti değişmeyecekti!.


ASKERLE GÜREŞ

Bir gezisinde, Kolordu binasının kapısında aslan yapılı bir Mehmetçik gördü. Çağırdı ve güler yüzle sordu:
- Sen güreş bilir misin?

Yanındakilerden en kuvvetli görünenlerle Mehmetçiği güreştirdi. Genç asker her zaman üstün geliyordu. Çok neşelendi, ayağa fırladı.

Ceketini çıkarıp Mehmet'e ense tuttu:
- Haydi, bir de benimle güreş!

Katıksız ve temiz Anadolu çocuğu Ata'sının yüzüne hayranlıkla baktı:
- "Atam," dedi. "Senin sırtını yedi düvel yere getiremedi. Bir Mehmet mi bu işi başarır?"

Gözleri doldu ve ağlamamak için gülmeye çalıştı.





Hiç yorum yok:

Yorum Gönder